6 Şubat 2016 Cumartesi

İranlı kadınların BAL TUZAKLARI

Bu blogda “ÇİNGENELER”in bilinmeyen, saklanan, çarpıtılan tarihlerini yazdığım günden bu yana FACEBOOK üzerinden aldığım arkadaşlık tekliflerinde abartılı bir artış oldu. Arkadaşlık teklifinde bulunanların tamamı bayan, hem de ne bayanlar, neredeyse tamamı İRANLI… Kalın dudakları, kömür karası ve sürmeli gözleri, ateş kusuyorlar sanki. FACEBOOK arkadaşlığı sonrası ise e-mail adresi üzerinden çok özel fotoğraflar akmaya başlıyor. Neredeyse tamamı EVLİ ama nedense çok rahatlar (!) sanki her biri MERA… Dilekleri ve istekleri şu: “Birlikte hoşça vakit geçirmek…” Yaşları 30-45, yani bir kadının zirve yaşları. Unutmadan, pek çoğu da Türkiye’de ve otelde yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir giydiklerini bir daha giymiyorlar…

Neredeyse tamamına aynı soruları sordum: “Neden ben?”, “Yaşın 53, 54’e az kaldı, bunca hoş vakit geçirebileceğiniz delikanlılar varken, neden ben?”, “Gençler yanında bizler neredeyse çomarladık, neden ben?”, “Ben sadece bir SSK emeklisiyim, neden cüzdanı şişkinler değil, neden ben?”

Acemler edebiyatta, edebiyatın “edep” kısmı hariç çok başarılılar. İyi eğitim aldıkları belli, üstüne üstlük orostopolluk genlerinde bolca… Cevapları çarpıcı: “Ben adamdan anlarım” yani ‘Ben mal dan anlarım’ diyor. “Aaaa hiç olur mu? Gençler tecrübesiz, hem de çok heyecanlılar, yol almadan finişe varıyorlar, olgunun tadı çok başka” Aşüfteler Türk Tarihi’ni bizden daha iyi biliyorlar. Ne yazıyordu Orhun Kitabelerinde “Türk Beyleri, Çinli kadının teninin sıcaklığına, Çin’in ipeğinin yumuşaklığına kandın da böyle oldun…” Cevapların pek çoğunu burada yazamıyorum, 53 yaşındaki bir Türk erkeğini bile utandıracak kadar vıcık vıcık cinsellik kokan, hatta kokmaktan öte kokuşan cevaplar…

Yaklaşık üç yıldır sürdürdüğüm bir araştırmanın sonlarına yaklaştığım bu günlerde yaşadığın bu gelişmeler beni hiç şaşırtmadı. Dünyanın dört bir yanından, her renkten, her yaştan, her dinden, her milletten, her halktan bayanlarla yazıştım. Kısa net cümlelerle, internetteki çeviri sistemlerini kullanarak. İki İslam ülkesinden bayanların cevapları beni oldukça düşündürdü. Bunlardan biri İRAN, diğeri ise hemen hepimizin bildiği bir başka ülke. Her iki ülkede yaşayan, özellikle EVLİ olduğunu beyan eden kadınların eşlerini ALDATMAYA bu derece yakın olması kaygı verici. Bunun yanında bazı Türk ve Müslüman ülkeler ise nefesleri kesecek kadar ketum ve sadık. Bosna-Hersek, Kırgızistan, Türkmenistan… Unutmadan, EVLİ olan RUS bayanlar da çok sadık ve ketumlar. Onlarla EVLİ olsalar da çok iyi arkadaş olabilirsiniz ama aklınız bacak arasına inince şiddetli bir karşılık görürsünüz. Size fırsat verirler, arkadaş olmanız için; baktılar ki siz iflah olamayacaksınız çizgiyi çekiverirler.

TECRÜBELER ACIDIR AMA AYNI ZAMANDA DERS VERİCİDİR…

Hava Harp Okulu’nda 1979 yılında yaşadığım bir tecrübe, kulağımda hep küpe olmuştur. Tamamen tesadüfmüş gibi yaşadığım bu olay beni öylesine sarsmıştır ki, kolay kolay kendime gelememiştim. O günlerde TKP Marmara Bölge xxx sorumlusu bayan ile yaşadıklarım; hem aklımı başımdan almıştı hem de bendeki beni. Ama Allah’tan içimden gelen sesi dinlemiş ve bayanın çabalarını sekteye uğratmıştım. Kendisi yok, Allah var; kendisini yakalattıranın ben olduğumu bile bile bana hiçbir şey yapmamış ve yaptırtmamıştı. Ama o sıralarda bana öyle bir tecrübe yaşatmıştı ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kimin ellerinde olduğunu o günlerde anlamıştım. Hafta içi bir gün günlük izin alıp evine gitmiştim, o gece beni yollamak istemedi, günlerden perşembeydi, bana izin almak için bir komutanı aramıştı. Komutan ile yanımdan konuşmuştu, tanışıyorlardı, hem de çok samimiydiler, ona ismi ile hitap ediyordu. “XXXX çiğim bu gece Hüseyin Memiş benimle, yarın gece de; ona göre tamam mı?” dediğinde benim kafamdaki lambalar ısınmış ve yayına başlamıştı. Demek bu ülkenin içine böyle ediliyordu.  Sonrası çok uzun… Ama ben daha 18 yaşında 37’lik TKP’li ile bu tecrübeyi yaşamış, sarmalı aşabilmiştim. Yukarıdaki soruların benzerini o günlerde ona da sormuştum. Bir gün cevabını çok çarpıcı bir olayla almıştım. Hem de hiç beklemediğim bir anda. 1981 yılında resmi üniforma ile bir kış günü Merter’de minibüs beklerken önüme yanaşan beyaz bir Peugeot 504 içinden çıkan iki kişi beni arka koltuğa itekleyip adeta kaçırmışlardı. Yaşadığım profesyonel bir eylemdi. Varacağımız yere kadar kimse konuşmadı. Büyükçe bir fabrika viranesine girdiğimizde “Kelime-i Şahadet” getirmeye başlamıştım. Kapalı alana girdiğimde karşımda TKP’li o bayan vardı. O delikanlı kadın… “Bana sorduğun sorunun cevabını vermek için seni aldırdım.” dedikten sonra “Sayende içerideyim, ama hiç önemli değil. Beni sen yakalattın, biliyorum. İşte sorunun cevabı, sana kendimi de verdim, servetimi de sana sundum ama sen beni yakalattın; işte sen bu nedenle benim hedefimdeydin. Bu karakterin nedeniyle. Çünkü bize çok önemli bilgiler, özellikle de kişisel istihbarat bilgileri akar.” Sonradan anladım ki delikanlı kadın için bir insan olarak da önemli ve değerliydim. Çünkü benim hem merakımı gidermiş hem de uyarmıştı. Kale içten fethedilmişti.  Türk Silahlı Kuvvetleri’nde en uzun süre generallik yapmış olan o şahsiyet de (A.Ç) EKİPTENDİ. Ve o bayan beni cezaevinden elini kolunu sallayarak çıkıp aldırmıştı…

İSTİKLAL’DE BULUŞMA

Yazıştıklarımdan bir ile görüşmeye karar verdim. Cumartesi öğle saatleriydi. Yaşı 35’ti ama makyaj nedeniyle 45 gösteriyordu. Başında örtü gibi bir şal vardı. Giyiminde bir falso yoktu. Üzerinde uzunca deri bir pardösü vardı. Biraz yürüdük ve büyük bir otelin lobisine girdik. Anlaşılan o ki, bu otele sıkça girip çıkıyor ya da o otelde kalıyordu kapıdaki görevli dahil hemen herkes onu görünce iki büklüm eğiliyordu. Nihayetinde derin koltukların yer aldığı bir dip köşeye geçtik. Beni içeride sürükleyen oydu. Üzerindeki pardösüyü çıkardığında Acem yılanını görmeye başladım. Her şeyi ile benim için erotik pek çoğu için davetkar biri vardı karşımda. Koltuğa otururken kısa ve yırtmaçlı eteği ile ordövr yerine “Parkını” sunmaktan çekinmemişti. Kullandığı parfüm egzotik, ağır ama farklıydı. Bakımlı ve her açıdan markalı moda dergilerinden fırlamış biriydi karşımdaki. Aksanı Farsça ve Azerice unsurları taşıyordu. Kelimeleri yılan tıslaması şeklinde seslendiriyordu. Fazla vaktim yoktu, 45 dakika zamanım vardı. Galatasaray Lisesi karşısında sahafların bulunduğu binada bir sahaf ile görüşecektim. Önemli bir görüşme olacaktı, bir kitap ayırtmıştım, onu alacaktım ve yeni gelen kitapları ilk kez ben didikleyecektim. İranlı bayan ile konuşurken gözlerini gözlerimden ayırmadı. Gözlerine hakimdi, “Gözler yalan söylemez” deseler de aldığı eğitimden olsa gerek söyledikleri ile gözleri aynım şeyi söylüyordu. Beni Fas’taki bir sempozyumdan tanıdığını ve tesadüfler sonucu bulduğunu ifade ediyordu. O gün yaptığım sunumdan çok etkilendiğini ifade ediyordu. O sempozyuma eşi ile birlikte gelmişlerdi ve eşi onun çarşaftan çıkmasını istemediği için benim onu fark edememiş olduğunu ifade ediyordu. Hazırlıksızdım, o kadar özel bir andan söz ediyordu ki o sempozyuma çok farklı yollarla gitmiştim. İz bile yoktu ardımda. Ama onların her şeyden bilgisi vardı. O gün yanımda olan Suriyeli Hristiyan Merhume Maryam’ın –toprağı bol olsun-  sonradan Suriye’deki iç savaşta tecavüze uğradığını ve rejim karşıtlarının onu bir ahşap haç ile öldürdüklerini anlattı bana. Bildiğim bu kahredici olayı ilk kez duyuyormuş gibi davrandım. Bu kadar tecrübeye ve kendimi hazırlamama rağmen gözlerimdeki buğulanmayı gizleyemedim. İranlı bayan çok tecrübeliydi, iyi eğitimliydi. Boynundaki beyaz ipek fularını çıkarıp bana doğru uzandı, derin göğüs dekoltesini arka plan görüntüsü olarak kullanarak bana uzattı, gözlerimi silmem için. Fuları sadece elime aldım, gözlerime dokundurmadım, çünkü büyücülük konusunda ACEMLER’in ne denli “Başarılı” olduklarını biliyordum. Ama hareket çok rafineydi, müthiş bir jestti. Teşekkür ettim. O gözlerini gözlerime diktikçe ben de gözlerimi onun gözlerine diktim. En büyük silahlarına kendi silahımla cevap verdim. Onlara bir karşı cins olarak direnmenin zor, hem de çok zor olduğumu iliklerime kadar hissettim. Ama nereye kadar? Bu son cümle sizi hiç şaşırtmasın, sesli düşündüm. Geçmişte yaşadıklarım bana yeter, toy değilim ve de tedbirliyim. Çünkü Selam ve Tevhid Örgütü’nün bu ülkenin nerelerini ele geçirdiğinin farkındayım. Selam ve Tevhid Örgütü araştırmaları nedeniyle deşifre olanlar ülkelerine dönmüş olabilirler ama dişi Ökse Otları bu ülkede; Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de, Eskişehir’de, Bursa’da… Öncelikli hedefleri genelde üniformalı ve üniformasız bürokratlar, onlarla yakın ilişkileri olan iş adamları, onların eş ve çocukları ile bu konuda bildiklerini yazmaya çalışan yazarlar, kaldıysa gazeteciler… Bu güne kadar üst düzeyde oldukça iyi mesafeler almışlar ki bu devletin istihbaratının başına bile yetiştirdiklerini geçirebilmişler, gerisini varın siz düşünün…

Kırk beş dakika sonra ayrılma vakti geldiğinde vedalaşma esnasında bile çok hünerli olduğuna şahit olduğum ACEM KADINI ile bir daha görüşebileceğimi sanmıyorum. Bundan sonraki süreçte beni nasıl yemlerler bilemiyorum. Ancak bildiğim tek şey, ülkemizde kurdukları ağ çok etkin.

Bu yazımın devleti yönetenlerin pek de dikkate alacağını düşünmüyorum ama özellikle eşlere ve ailelere sesleniyorum. Dikkat…


İran’dan getirilmesi gündeme gelen ve sayıları binlerle ifade edilen hemşirelerin hastanelerde, evlerde, evliliklerde, yuvalarda nelere mal olacağını düşünün lütfen. Selam ve Tevhid Örgütü’nün ACEM KIZLARININ ailenize “İncir ağacı” dikmelerine karşı uyanık olun… Bu hemşirelerle Selam ve Tevhid Örgütü’nün neleri hedeflediklerini daha sonraki yazılarımda sizlerle paylaşmaya çalışacağım…

hosememis@gmail.com

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder